Sonunda kapıyı çaldı. Açan kadın yaşlanmıştı. Gözleri tanıdıktı. Bir anlık sessizlik oldu. Kadın “Buyurun?” dedi. Ses, yıllar önce saçlarını okşayan sesle aynıydı ama yorgundu.
“Ben…” dedi, gerisi gelmedi. Kadın anlamıştı. Anlamak bazen konuşmaktan hızlıdır. İkisi de ağlamadı. Çünkü bazı gözyaşları geç kalır. İçeri buyur etti. Duvarlarda ucuz çerçeveler, köşede bir soba… Kadın oturdu, ellerini dizlerinde birleştirdi. “O gün,” dedi, “yanlış olanı seçtim. Doğru yoktu, sadece yanlışlar vardı.”
Dinledi. Suçlamadı. Çünkü suçlamak, geçmişi düzeltmez. Anladı ki terk edilmek bir karar değil, bir çaresizlikti bazen. Ama bu anlayış, içindeki boşluğu doldurmadı. Sadece kenarlarını yumuşattı.
Kapıdan çıkarken kadın “Bir gün gelir misin?” diye sordu. “Bilmiyorum,” dedi. Bu kez dürüsttü. Dürüstlük, bazen merhametten daha iyidir.
Hayat devam etti. Çalıştı, okudu, düştü, kalktı. Bir gün bir sosyal hizmet merkezinde işe başladı. Dosyaların arasında kendi çocukluğunu gördü. Her başvuruda, her küçük elini uzatan çocukta, kendi yastığının altına sakladığı hayali eli hatırladı. O eli gerçek yapmaya karar verdi.
Bir çocuğu evlat edindi. Adını koyarken uzun uzun düşündü. “Umut,” dedi sonunda. Umut büyüdükçe ev de büyüdü. Kahkahalar duvarları aşındırdı, sessizlikleri onardı. Gece, çocuğun elini tuttuğunda, o eski korku gelmedi. Çünkü artık bırakılmak değil, bırakmamak vardı hayatında.
Annesiyle ara sıra görüştü. Ne tam yaklaştı ne tamamen uzaklaştı. Aralarında bir mesafe kaldı; adını koymadılar. Bazı mesafeler korunur, çünkü içlerinde saygı barındırır.
Bir akşam Umut uyuduktan sonra pencereyi açtı. Soğuk hava içeri doldu. Kendi kendine fısıldadı: “Ben terk edilerek başladım hayata, ama terk ederek bitirmeyeceğim.” O an, geçmişi affetmenin geleceği seçmek olduğunu anladı.
Ve şunu da ekledi içinden: Bir çocuk yurdundan çıkan herkes yaralı değildir; bazıları şifayı yanında taşır.
Umut büyüdükçe sorular da büyüdü. Bazı geceler, ışıklar kapandıktan sonra fısıltıyla konuşurdu.
“Baba… annem nerede?”
Bu soru, evin en ağır eşyasıydı. Yerinden oynatamazdın ama her zaman ortadaydı. Diz çöktü, göz hizasına indi. Doğruyu söyledi; çünkü yalan, yetimliği iki katına çıkarırdı.
“Bazen insanlar sevmeyi bilir ama tutmayı bilemez,” dedi. “Ama bu, senin eksik olduğun anlamına gelmez.”
Umut başını salladı. Çocuklar, her şeyi anladıklarını sanır; aslında sadece kabullenirler.
Okulda bir gün, öğretmen “Anne-babanızla ilgili bir resim çizin” dedi. Umut, iki el çizdi. Biri büyük, biri küçük. Yüz yoktu. Eve geldiğinde resmi masaya bıraktı. Adam resme baktı, bir şey demedi. Sadece o gece lambayı açık bıraktı.
Zaman, evin içini iyice doldurdu. Bayramlar geldi. Kapıya gelenler oldu, gelmeyenler daha çoktu. Umut, her bayram sabahı aynı soruyu sormayı bıraktı. Bunun yerine sofrayı kurdu, ekmeği böldü. Bölüşmek, öğrenilmiş bir sevgiydi.
Bir gün, sosyal hizmet merkezine terk edilmiş bir bebek getirildi. Kundağa sarılı, sesi kısık… Adam, dosyayı eline aldığında yıllar önceki poşetin hışırtısını duydu. Bebeğe baktı. Umut, kapının eşiğinde duruyordu.
“Bir kardeşim mi olacak?” dedi.
Adam gülümsedi. Bazı gülümsemeler karardır.
Evin içine bir beşik girdi. Gece ağlamaları geri geldi ama bu kez korku değil, hayat vardı. Umut, beşiğin başında bekledi. “Gitmeyecek değil mi?” diye sordu.
“Gitmeyecek,” dedi adam. “Biz gitmeyiz.”
Yıllar sonra Umut büyüdü, üniversite kazandı. Evden ayrılırken kapının önünde durdu. Ayakkabıları yerde yankılandı. Adam irkildi. Aynı ses… Yıllar önceki ses. Umut döndü, sarıldı.
“Ben dönerim,” dedi. “Çünkü artık nereden geldiğimi biliyorum.”
Kapı kapandı. Ama bu kez kapının ardında terk edilmek yoktu. Ardında bırakılan bir ev, tutulmuş sözler, bırakılmamış eller vardı.
Adam pencereye gitti. Gülümsedi. Hayat ona bir çocuğu almış, bir hayat vermişti. Belki eksik başlamıştı her şey ama bazı hikâyeler yarım kalmazdı.
Çünkü bazı insanlar terk edilerek büyür, ama sevgiyi terk etmeden yaşar.
Yorumlar