İçerik Resmi

Unvan Var, Söz Yok!


favorite 0 visibility 2 bookmark 0


Atatürk ile Osmanlı mirası etrafında dönen tartışmalar toplumun nabzını tutan, geniş kitleleri içine çeken ve giderek daha hararetli bir hâl alan bir zemine dönüşmüş durumda. İnsanlar merak ediyor, sorguluyor, zaman zaman kafası karışıyor ve cevap arıyor. Tam da bu noktada akla şu soru geliyor: Bu kadar yoğun bir tartışma varken, kendisini “tarihçi” olarak tanımlayan akademik çevreler neden bu alanın dışında kalmayı tercih ediyor?

Bugün sahaya baktığımızda, tartışmayı canlı tutanların çoğu popüler tarihçiler ve bağımsız araştırmacılar. Onlar daha görünür, daha cesur ve daha doğrudan konuşuyorlar. Halkın aklındaki sorulara temas ediyor, karmaşık meseleleri sadeleştirerek anlatıyor ve tartışmanın tam ortasında yer alıyorlar. Peki aynı şeyi yapma sorumluluğu aslında daha fazla olan, “tarihçi” sıfatını taşıyan akademisyenler neden bu kadar geri planda kalıyor?

Sorun tam da burada başlıyor. Çünkü akademik tarihçiliğin bir kısmı, bilgiyi üretmekle yetinip onu topluma ulaştırma görevini ikinci plana itmiş görünüyor. Oysa tarihçilik sadece arşivlerde kalmak, makaleler yazmak ya da derslerde belirli konuları anlatmak değildir. Tarihçi, toplumun hafızasına temas eden, tartışmalı konulara açıklık getiren ve gerektiğinde risk alarak konuşabilen kişidir.

Bugün birçok akademisyen için ders anlatmak, mesleki sorumluluğun yerine getirildiği bir alan olarak görülüyor. Oysa bu anlatım, çoğu zaman sınıfın sınırları içinde kalıyor ve halkın gündeminde dolaşan, zihinleri meşgul eden gerçek sorulara temas etmekte yetersiz kalıyor. İnsanlar tartışmalı konuları, farklı bakış açılarını ve çoğu zaman net cevaplar bulamadıkları meseleleri merak ediyor. Akademisyenler bu duruma el etmeleri gereken yerde sessiz kalmayı tercih ettiğinde ise ortaya kaçınılmaz bir boşluk çıkıyor. Bu boşluk da gecikmeden başkaları tarafından dolduruluyor; daha görünür, daha iddialı ve daha kolay anlaşılır bir dil kullanan kişiler, tartışmanın merkezine yerleşiyor. Böylece akademinin sahip olduğu derinlik ve birikim, kamusal tartışmaların dışında kalırken, toplumun yöneldiği bilgi kaynakları da farklı mecralara kayıyor.

Asıl çarpıcı olan ise şu: Akademik unvanların arkasına sığınılarak bu sessizliğin meşrulaştırılması. Oysa “Prof. Dr.” olmak, daha çok konuşmak, daha çok açıklamak ve daha çok sorumluluk almak için bir gerekçe olmalı. Gerekirse akademisyen, o unvanı bir kenara bırakıp halkın anlayacağı bir dille konuşabilmeli, televizyonlara çıkabilmeli, tartışmaların içine girebilmelidir.

Çünkü bugün popüler tarihçilerin ve araştırmacıların yaptığı şey aslında akademinin asli görevidir: Toplumu bilgilendirmek, kafa karışıklığını gidermek ve tartışmalara yön vermek. Eğer bunu akademi yapmazsa, başkalarının yapması kaçınılmazdır.

Sonuç olarak mesele şudur: “Tarihçi” sıfatını taşımak toplumsal bir sorumluluktur. Bu sorumluluk yerine getirilmediğinde ise o sıfatın içi boşalır. Ve o zaman şu soru daha da yüksek sesle sorulmaya başlanır: Halkın merak ettiği sorulara cevap vermek araştırmacılara kalıyorsa, akademik tarihçilerin rolü tam olarak nedir?

Önerilen Yazılar

Article Image

bir bidon benzin


favorite 1 visibility 3 bookmark
Article Image

Her Yolculuk Sana Ait Değildir


favorite 3 visibility 17 bookmark
Article Image

Güleceğiz Elbet Biz de, Her Şey Bittiğin


favorite 0 visibility 10 bookmark
Article Image

Hayaller iyi ki varmış...


favorite 1 visibility 6 bookmark

Yorumlar