Konuya “muhteşem Jeepers Creepers” diyerek girdim. Ama onu muhteşem yapan şey, bence hikâyenin olağanüstü bir potansiyel barındırmasına rağmen sonunda neredeyse bir fiyaskoya dönüşmüş olması. Belki de Elm Sokağı'nın Freedy'sinden sonra ortaya çıkan en orijinal sinematik varlıklardan biri olmasına rağmen, ilk iki filmde kurulan o güçlü mitolojik evrenin sonraki filmlerde anlaşılmaz bir şekilde ucuzlaştırılıp yok edilmesi, bu seriyi “harcanmış fikirler” mezarlığına çeviriyor.
İlk filmde tanımlanamayan bir yabancı, bir yol hikâyesi içinde karşılaşılan tekinsiz bir psikopat gibi sunulan Creeper, giderek yükselen bir gerilimle doğaüstü bir varlığa evriliyor. Hatta bir noktada doğaüstü bir seri katil hissi vererek hikâyeyi ileri taşıyor. Süreç içinde onun koku ve müzikle kurduğu ilişki, davranış biçimleri ve avlanma yöntemi katman katman açılıyor. Ardından kanatları olan, insanın ötesinde bir varlıkla karşı karşıya olduğumuz netleşiyor. Böylece, bilinmezliklerle örülü ve seyirciyi içine çeken güçlü bir hikâye omurgası oluşuyor.
Özellikle ikinci filmde bu yapı daha da derinleşiyor. İlk filmin devamı niteliğinde ilerleyen hikâye, 80’ler ruhunu taşıyan atmosferiyle dikkat çekerken, Creeper’ın kökenine ve yöntemlerine dair ipuçları vererek merakı artırıyor. Onu yalnızca bir yaratık değil, adeta stratejik düşünen, belki de mitolojik bir varlık olarak konumlandıran ciddi bir potansiyel ortaya çıkıyor.
Ancak üçüncü ve dördüncü filmlerle birlikte bu potansiyel neredeyse tamamen yok ediliyor. Creeper, derinliği olan bir figür olmaktan çıkıp sıradan bir slasher katiline indirgeniyor. Böylece seri, sinemanın en kötü değerlendirilen karakterlerinden birine dönüşüyor. İlk iki film üzerine aslında çok daha fazla şey söylenebilir. Ama burada durmak istiyorum. Çünkü bu hikâyenin; kostümüyle, tasarımıyla, silahlarıyla ve modern dünyada saklanan mitolojik bir varlık fikriyle bu kadar güçlü bir yapı kurup sonra bunu kaybetmesi bile başlı başına yeterince şey anlatıyor.
İzlemediyseniz serinin 1 ve 2. Filmini mutlaka izleyin.
Yorumlar