İçerik Resmi

Kendi Alanını İnşa Eden Bir Sanatçı:Jona Emre


favorite 0 visibility 11 bookmark 0


Röportaj: Kendi Alanını İnşa Eden Bir Sanatçı: Jona Emre
Metin ve Röportaj: Karaca Erden

Hayatını tek bir alana sığdırmayan insanlar vardır. Bir yanda yoğun bir meslek disiplini, diğer yanda içinden taşan bir üretme ihtiyacı… Jona Emre, veteriner hekimlik eğitimini sürdürürken müzikte kendi yolunu ve dilini kurmaya çalışan isimlerden biri.
Endüstriyel metalden alternative rock’a uzanan üretim süreci; çok kültürlü bir geçmiş, bitmeyen bir çalışma temposu ve “sonuçlanmayan hiçbir şeye tahammül edemeyen” bir karakterle şekilleniyor.
Bu röportajda Jona Emre ile; müziğe başlama anlarını, yorucu dönemlerin içinden nasıl üretmeye devam ettiğini ve kendi alanını nasıl inşa ettiğini konuştuk.

Röportaj: Kendi Alanını İnşa Eden Bir Sanatçı: Jona Emre
Metin ve Röportaj: Karaca Erden

Karaca Erden:
Merhaba sevgili okurlar,
Bugün Yazbikose röportaj masasında; veterinerlik mesleğini sürdürürken aynı zamanda müzik üretmeye yeni yeni adım atan Jona Emre ile birlikteyiz.
Merhaba Jona Emre,
Önce sizi biraz tanıyabilir miyiz? Kendinizi kısaca anlatır mısınız?

Jona Emre:
Ben Jona Emre. 2003 İsviçre Grenchen doğumluyum. Babam İsviçreli, annem Türk. 10 yaşıma kadar Zürih’te kaldıktan sonra Türkiye’ye geldim ve hâlâ buradayım. Eğitim hayatımı burada devam ettirmekteyim ve şu an 4. sınıf veteriner hekimliği öğrencisiyim.

Karaca Erden:
Öncelikle genel bir soru ile başlayalım. Hayatınızda sizi en iyi tanımlayan üç kelime ne olurdu?

Jona Emre:
Mükemmeliyetçi
Atılgan
Sınırları zorlayan

Karaca Erden:
Kendinizi anlatırken müzisyen mi, veteriner mi demek size daha yakın geliyor?

Jona Emre:
Kendimi anlatırken bir meslek veya icraat seçmezdim ama meslek bakımından tabii ki veteriner hekim.
Müzisyenlik ise hayatın başka bir tonu.

Karaca Erden:
Veterinerlik gibi yoğun bir mesleğin içindeyken müzik yapmaya nasıl karar verdiniz?

Jona Emre:
Müziğe zaten hep bir ilgim vardı. Ritim algılamada düğüm olmuş; kompleks sesleri enstrüman enstrüman ayırıp zihnimde sadece ona odaklanabiliyorum.
Lise zamanlarımda derslerimle ilgilenmeyip, derslerde dahi beste yapıp R&B tarzı parça yapmaya çalışıyordum; elbette sonuçsuz kaldı. Fransızca, İngilizce, Almanca bestelerim vardı. Zaten bildim bileli hep farklı ilgi alanlarım oldu. Bundan öncesinde lise 1’de senaryo yazıp ekip toplayıp film yapımı ile uğraşıyordum. Hatta hatırlıyorum, uzun mikrofon standını vileda sopasıyla mikrofon tutturmuştum. Ekipmanlar en büyük derdimdi zaten; bazı eşyalarımı falan ikinci el satış uygulamalarından satıp mikrofon aldığım oldu veya telefonumu satıp aldığım oldu.
Şu anki müziğe tekrardan girmem ise şöyle oldu:
Üniversitenin 1. sınıfı bitmişti, ailecek Kapadokya turu yapıyorduk. Araba yolculuğunda hep bir yerlerden duyduğum ama asla üstünde durup dinlemediğim bir Alman metal grubu vardı (Rammstein). Onu o an dinlediğim vakit beni tamamen mest etmişti. O aksanın, o bariton ses tonunun sanatsal ritimle buluşması beni büyülemişti ve her an içimden tekrar ediyordum. Zamanla sesimin ve hâlihazırda olan Almancamın ve aksanımın buna çok uyduğunu fark ettim. 2. sınıfta bir tribute metal grubu kurmayı düşünmüştüm fakat çevre bulamamıştım açıkçası. Fakültem buna izin vermiyordu çünkü hem aşırı meşguldük hem de binamız kampüsün sonlarında olduğundan ekstra dışarıdan birini tanıma imkânımız olmuyordu. Fakat 3. sınıfa geldiğimde artık bir şeyler yapmam gerektiğine karar vermiştim. Bir şeylerin sonuçlanmaması bana alerji gibiydi. Hemen çevre aradım vesaire. Uğraşlarım sonucu bir şekilde buldum fakat bu süreç benim için çok sancılı geçti. Biri geliyor, bir diğer üyemiz gelmiyor gibi problemlerle uğraşmaktan koskoca dönem bitti. Bu arada efekt, tüfek provalar elbette yapıyorduk ama hep iki kişilikti. Ertelene ertelene dönem bitti ve beni çok büyük bir buhran kapladı. Haziran gibi “ben bu işi yalnız başıma yürüteceğim” dedim. Bu iş anca tek başına olurdu.
Her yaz İsviçre’ye çalışmaya giderdim. Depoda çalışıyordum. Yaptığım besteleri ezberleyip söylenip forklift sürerken beste diziyordum, kafiyeleri düzenliyordum.
4’e geçerken fakültenin zorunlu stajı vardı. Tabii 1 ay dolduktan sonra Türkiye’ye dönüp ertesi gün staja başladım. Evet, hiç tatil yapamadım. Üniversite ardından ertesi günü iş, ertesi günü staj yaptım. 6 hafta boyunca sabah 08.40’tan 17.00’ye kadar.
Hiç tatil yapamamış olmak beni çok yordu. Staj vakti bile besteleri tamamlayıp kazandığım paralarla almış olduğum ikinci el ama kaliteli ekipmanlarla kayıtlara başladım. Vizelere kadar sarktı ki bu beklemediğim bir uzamaydı ama vizelerden sonra paylaşmaya başladım ve işte buradayım.

Karaca Erden:
Annenizin Türk, babanızın ise İsviçreli olması kimliğinizi ve hayata bakışınızı nasıl etkiledi? Bu çok kültürlü yapının müziğinize yansıdığını düşünüyor musunuz?

Jona Emre:
Bunun çok bir etkisi olmadı. Zaten hayatımda köklü bir kültür enjekte edilmemişti. Bayramlar hariç ekstra bir şey yok ama bakıldığında Türk kültürüne daha yakınım; incelik olsun, misafirperverlik olsun.
Müzik anlayışıma yansıyan bir şey yok.

Karaca Erden:
Farklı dillerde ve tarzlarda üretmiş olman, müziğe yaklaşımını nasıl etkiledi? Kendini tek bir yere ait mi hissediyorsun, yoksa arada olma hâli senin alanın mı?

Jona Emre:
Başta zaten daha önce dediğim gibi Almanca tribute grubu düşünüyordum, asla Türkçe düşünmüyordum. Zaten Türkçe dinleyen bir tip de değildim. Şahsen Türkçenin şarkıya yakıştığını düşünmezdim fakat zamanla “niye yerli veya özgü yapmayayım, Almanca yapsam nereye kadar ilerleyebilirdim ki” diye sordum kendime. Ardından Türkçeyi endüstriyel metale uydurmaya koyuldum. Ya cidden saçmaydı ya da daha önce hiç duymadığım için kulağıma aşina gelmiyordu. Bir sorunun cevabını zamanla çözdüm ve yapa yapa, söyleye söyleye alıştım. Aynı döngüyü dinleyiciler de yaşayacaktır. Bu arada hâlihazırda popüler Türk gruplarını dinlediydim ve yavaştan alışmayı bırak, sevmeye bile başladım.
İkili kategori olarak ilerleme sebebim ise aslında; aslen endüstriyel metalden ilerlemem ama yanda ara sıra melankoli, daha alternative rock yapmam tamamen zevk meselesi. Endüstriyel metal niş, alternative rock ise Türkiye’de tutan kategoridir. Diğeri için bu milletin kulağını alıştırmam gerek çünkü tezgâh bomboş.

Karaca Erden:
Anlattığın tempoda yaşamak seni fiziksel ve zihinsel olarak nasıl etkiledi? Bir noktada “yoruldum” dediğin an oldu mu?

Jona Emre:
Üniversite süresince genel olarak zaten klasik repliğim bu oldu fakat 3 ve 4, özellikle de hiç tatil yapamayışım beni zihinsel açıdan inanılmaz yordu ki hâlâ bu yorgunluğu atamadım. Küçük yaşımdan beri çalışmamın sebebi ailemden asla para almamamdan kaynaklanıyor. Benim babam asla öyle “al oğlum harçlık, takıl eğlen” demez, “git kazan” der. Kısa vadede çok can sıkan bir durum çocuk olarak ama uzun vadede beni inanılmaz derecede sorumluluk sahibi yaptı.

Karaca Erden:
Forklift sürerken beste yaptığını anlatıyorsun. Müziğin seni o yoğunlukta ayakta tuttuğunu söyleyebilir miyiz?

Jona Emre:
Zaten o iş sürecinde ben beynimi bir şeyle ilgilendirmesem, yormasam deli olurdum. Çünkü 9 saat boyunca depoda çalışmak insanı geriyor. Şahsi olarak 4’te gelmişim, hâlâ kendi bölümüm dışında bir şey yapmak beni paranoya ediyordu. Aslında iş sürecinde beste yazmam bana bir nevi terapi oldu veya at gözlüğü oldu.

Karaca Erden:
Staj sürecinde bile üretmeye devam etmiş olman, müzikle bağının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Sence bu noktada seni durdurabilecek bir şey var mıydı?

Jona Emre:
Durdurabilecek her şey zaten durdurmuştu beni önceki seneler ama dediğim gibi sonuçlanmayan şey peşimi bırakmıyor, adeta alerji yapıyor.

Karaca Erden:
Kayıtlara başladığın an, “artık bu iş gerçek” dediğin bir eşik oldu mu senin için?

Jona Emre:
Kayıtları alıp dinlediğimde “bu iş tamam ya” dediğim oldu evet. Ya da dahası, yakınlarıma atıp dinlettiğimde.

Karaca Erden:
Sosyal medya paylaşımlarınızda “Plasebo” adlı çalışmanız öne çıkıyor. Bu parçanın ortaya çıkış sürecinden biraz bahseder misiniz?

Jona Emre:
Diğerleriyle aynı diyebilirim. Tek farkı, böyle parçaları inanılmaz yorgunken yazdığım ve düşündüğüm. Hani işten gelirsin ve anında uyumak istersin ama uyumazsın, o yorgunluk fazının da keyfini yaymak istersin ya; heh işte o anda büyük çoğunluğunu yazdım. Bir de biraz ayrılığımdan süre gelen, içimde yer edinen o keşkelerin yankısı aslında.

Karaca Erden:
İlk paylaşımlarınızdan sonra aldığınız tepkiler sizde nasıl bir etki yarattı?

Jona Emre:
İlk Türkçe paylaşmıştım ve gayet iyiydi. Tabii bu süreç yeni bir kapı oluyor, aslında her şey beklediğin gibi olmuyor. Demek istediğim, bazı çok yakın olduğun insanlar bazen hiç oralı olmuyor bile. Şaşırtıyor, bu da düşündürmüyor değil.

Karaca Erden:
Şu ana kadar kaç beste/parçanızı dinleyiciyle buluşturdunuz?

Jona Emre:
4 oldu, 5.’cisini paylaşmak üzereyim.

Karaca Erden:
Genel olarak bütün sanatçıların ilk başlarda maruz kaldığı ön yargılı söylemlere maruz kaldınız mı? Kaldıysanız bununla nasıl başa çıktınız?

Jona Emre:
Gerçekte insanlar güzel yorumlar yapıyorlar, sosyal medya ise çok garip. Ya çok pozitif yorumlar var ya da aşırı negatif yorumlar var. Ortası, yani mantıklı diyebileceğimiz yorumlar az. Negatif yorumlar ise direkt öfkesini bir yere boşaltmak isteyen insanlar. Direkt “öl” veya “intihar et” diyen ya da “müzikten zerre anlamıyorsun, bırak” veya “bu tamamen AI” diyenler çok. Elbette umurumda değil. Mantıklı bir eleştiri bulursam üzerinde durup düşünüyorum tabii. Hatta “anlaşılmıyor” diyen biri vardı, sonraki kliplerde altyazı da ekledim mesela.

Karaca Erden:
Peki bizi ilerleyen zamanlarda nasıl çalışmalar bekliyor? Kendi tarzınıza bağlı kalacak mısınız yoksa farklı tarzlar da denemeyi düşünüyor musunuz?

Jona Emre:
Genel anlamda endüstriyel metalden ilerleyeceğim. Bu yoldan sapmam. Türkiye’de endüstriyel metalin temsilcisi olacağım. Elbette yanında tek tük farklı şeyler de yapacağım; aşktır, odur, budur.

Karaca Erden:
Genel olarak müzikle uğraşan insanların merak ettiği bir soru var: Müzik tarzı nedir, nasıl oluşur? Siz belirli bir tarzda mı müzik yapıyorsunuz yoksa kendinize has bir tarzınız mı var?

Jona Emre:
Yurt dışı için demiyorum ama Türkiye çapında alışılmışın dışında, kulakların asla hiçbir şekilde aşina olmadığı bir tarzı yapıyorum. Hâlihazırda Türkiye’de Rammstein seviliyor, ediliyor; niye Türkçe olmasın? Aslına bakarsak bu bariton ve vurgulayıcı ses tonu biraz da eski Anadolu rock’larında da mevcut. Barış Manço veya Cem Karaca gibi.

Karaca Erden:
Genel anlamda yalnızca müzik için değil, hayatınızla ilgili “kesinlikle bunu başaracağım” dediğiniz hedefler var mı?

Jona Emre:
Birçok şey var ama bunu meslek veya hobi babında söylemeyeyim. Sonuç olarak kimsenin gözüne girmeyi veya kimsenin beğenisini, takdirini beklemiyorum. Hayata bir kez geliyoruz. Sadece bana verilen bu ikinci şansı, yani hayatı sonuna kadar değerlendirmek istiyorum. İmkânı olsa her günümü farklı geçirmek isterdim. Böylece hayat sana 200 yıl gibi gelirdi.

Karaca Erden:
Bir sanatçı olarak dinleyicilerinizin sizi dışarıdan nasıl tanımlamasını istersiniz?

Jona Emre:
İyi bir şarkıcıdan ziyade iyi bir yazar. Çünkü günümüz şarkılarının anlamsızlığından kurtulmak isteyenlere anlamlı bir seçenek sunmak istiyorum. Her satır anlam içersin derdindeyim.

Karaca Erden:
Üretmeye yeni başlayan birine ne söylemek isterdiniz?

Jona Emre:
Sadece yap, hiç düşünme. Düşündükçe sadece patinaj çekeceksin.

Karaca Erden:
Bugünkü Jona Emre, geçmişteki kendine ne söylerdi?

Jona Emre:
Söylemekten çok döverdim. Geçmişimden çok pişmanım; zaman kaybı açısından bomboş, ot gibi geçirmekten ve şımarıklıktan, boş boş isyankârlıktan vesaire.

Karaca Erden:
Son olarak, müziğe başlamanızda ve bu yolda ilerlemenizde aileniz nasıl bir tepki verdi? Sizce hayatımızda istediğimiz şeyleri gerçekleştirirken ailemizin de söz hakkı var mıdır?

Jona Emre:
Ailem bu konuda tamamen destekleyici. Asla negatif hiçbir şey demediler.

Karaca Erden:
Jona Emre ile güzel bir röportaj gerçekleştirdik ve kendisini daha yakından tanımaya çalıştık. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Jona Emre:
“Bana verilen ikinci şans” demiştim; orada kastım 4 yaşımda beyin kanaması geçirmem. Ölecekken anlamsız bir şekilde hayata tutunmam. Beni tanıyan herkesi çok sarsmakla beraber çok etkisi oldu. Yürüyemez, konuşamaz, hissedemez oldum. Rehabilitasyonlarda 1–2 yıl kadar, ailemden bile izole eğitimlerle biraz daha normale dönebildim tabii ama etkileri vardı elbette. Sağlakkken solak olmam gibi kalıcı etkiler.


Jona Emre ile yaptığımız bu sohbet, yalnızca müzik üretmenin değil; hayatta kendi alanını açmanın, zorunluluklarla tutkular arasında denge kurmanın da bir hikâyesi.
Yoğun bir eğitim süreci, kesintisiz çalışma temposu ve zihinsel yorgunluklara rağmen üretmeye devam eden bir sanatçının, müziği bir kaçış değil bir tutunma noktası olarak nasıl kullandığını görmek mümkün.
Kendi yolunu netleştiren, sınırlarını zorlamaktan çekinmeyen ve anlatacak sözü olan Jona Emre’nin üretim sürecini ilerleyen zamanlarda izlemeye devam edeceğiz.

Önerilen Yazılar

Article Image

İsimsiz Hikayeler: Boş Saksı


favorite 1 visibility 8 bookmark
Article Image

Kayboluşun Pazarı


favorite 0 visibility 5 bookmark
Article Image

Zihnimizin Sahne Arkası


favorite 2 visibility 9 bookmark
Article Image

Okurlarımca Kadim Çığlıklara Verilen Ses


favorite 0 visibility 7 bookmark

Yorumlar